
Guven Medical and Health Sciences
Yazarlar: İbrahim Demirci
Uyku, zihinsel ve metabolik süreçlerin yoğun olduğu, yaşam için vazgeçilmez bir süreçtir. Sanayileşme ile başlayan modern yaşam, uyku süresinin azalmasına, uyku bozuklukları ve buna bağlı diyabet ile obezite gibi kronik hastalıkların artırmasına neden olmaktadır. Bu derleme, uyku bozukluklarının diyabet ve obeziteyle ilişkisini irdelemeyi amaçlamaktadır. Uyku, non-REM ve REM evrelerinden oluşur; non-REM metabolik restorasyonu, REM ise daha çok bilişsel işlevleri destekler. Uyku-uyanıklık döngüsü, sirkadiyen ve homeostatik sistemlerle düzenlenir. Uykunun süresini ve kalitesini bozan faktörler, birçok metabolik hastalığın riskini artırırken, obezite ve diyabet gibi kronik hastalıklarda uyku bozuklukları daha sık görülebilmektedir. Uyku süresinin azalması ve kalitesinin bozulması, glukoz metabolizmasını olumsuz etkileyerek insülin direnci, prediyabet ve tip 2 diyabet riskini artırır. Ayrıca leptin düşüşü ve ghrelin artışı üzerinden iştahı artırarak kilo alımına neden olur. Türkiye’de güncel verilere göre diyabet sıklığı %15,9, obezite sıklığı ise %20.2’dir. Günlük uyku süresinde 1 saat azalma bile, 10 yıllık diyabet gelişim riskini %3 artırabilir. İnsomnia, diyabet riskini 2,88 kat artırır, ayrıca diyabetik bireylerde HbA1c ve açlık glisemisini yükseltir. Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS), VKİ ≥ 30 kg/m2 bireylerin %60’ında görülür ve kilo artışı ile şiddetlenir. Ayrıca diyabet riskini %35-49 oranında artırır ve diyabetlilerin %90’ında görülen obeziteyle ilişkilidir. Huzursuz bacak sendromu, diyabetlilerde 4 kat sık görülür ve insülin direncini tetikler. Vardiyalı çalışma ise diyabet riskini %22-40, obezite riskini ise %17 artırır. Sonuç olarak uyku bozuklukları başta diyabet ve obezite olmak üzere pek çok metabolik hastalık ile ilişkilidir. Metabolik hastalıkların tedavi ve yönetiminde başarılı olabilme hastanın kapsamlı değerlendirilmesi ve tedavisi ile doğrul orantılıdır. Bu nedenle kronik hastalık yönetimi mutlaka uyku değerlendirmesini de içermelidir.
DOI: 10.62351/gmhs.2025.0020
Yazarlar: Ayça Törel Ergür
Günümüzde bir çığ gibi büyüyen çocuklukçağı obezitesi bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Yarattığı komorbiditeler tüm yaşamı ciddi şekilde etkileyerek sağlıklı adült kavramını zedelemektedir. Yapılan araştırmalar çocukluktan başlayarak adölesan döneme yansıyan obezitenin tüm sistemlere olduğu gibi üreme sağlığı üzerinde de olumsuz etkileri bulunduğunu göstermektedir. Erişkinde üreme fonksiyonlarına etkisi nedeniyle çocuklukçağı adipozitesi önem arz etmektedir. Bu da çocukluk çağında obez olan olguların tanı ve tedavi yönetimlerinin multidisipliner bir yaklaşımla ele alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu derlemede erken yaşta başlayan yağlanmanın gelecekteki üreme fonksiyonlarına olabilecek etkilerinin literatür ışığında tartışılması amaçlanmıştır.
DOI: 10.62351/gmhs.2025.0019
Yazarlar: Sümeyye Mermi
Preterm doğum, dünya genelinde neonatal morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenlerinden biridir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 37. gebelik haftasından önce gerçekleşen doğumlar preterm doğum olarak tanımlanmıştır. Küresel istatistiklere göre, her yıl yaklaşık 15 milyon bebek prematüre olarak doğmakta ve bu sayı dünya genelindeki doğumların yaklaşık %10’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de ise 2022 yılında prematüre doğum oranı T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından 2022 yılında %12,9 olarak bildirilmiştir. Preterm eylemin erken teşhisi ve uygun yönetimi, neonatal komplikasyonları önlemek açısından büyük önem taşımaktadır. İleri gebelik haftalarında doğan prematüre bebekler nispeten daha iyi prognoza sahipken, <28. gebelik haftasında doğan bebekler için mortalite ve uzun vadeli nörolojik sekeller riski oldukça yüksektir. Özellikle intraventriküler kanama, solunum sıkıntısı sendromu, nekrotizan enterokolit ve sepsis gibi ciddi komplikasyonlar, erken doğum ile ilişkilidir. Preterm eylem tanısında klinik değerlendirme, ultrasonografi ve biyokimyasal belirteçler önemli rol oynarken, tedavide antenatal kortikosteroidler, tokolitikler, antibiyotikler ve nöroprotektif yaklaşımlar uygulanmaktadır. Bununla birlikte, preterm doğumun önlenmesi ve yönetimi halen obstetrik pratiğin en büyük zorluklarından biridir. Bu derlemede, preterm eylemin etiyolojisi, patogenezi, risk faktörleri, tanı yöntemleri ve güncel tedavi yaklaşımları ele alınarak, güncel literatür doğrultusunda kapsamlı bir bakış sunmayı amaçlamaktadır.
DOI: 10.62351/gmhs.2025.0018
Yazarlar: Rauf Oğuzhan Kum
Sosyal bir varlık olan insanın etrafında olup bitenleri tam olarak kavrayabilmesi ve gerekli cevabı oluşturabilmesi için işitme önemli bir duyusal yetidir. İnsanoğlunun tarihsel süreçte iletişim kurmak dışında avlanmak ve av olmamak için de iyi bir işitmeye ihtiyacı olmuştur. İşitme kaybı, bir kişinin sesleri duyma yeteneğinde kısmi veya tam bir azalma olarak tanımlanır. İşitme kaybı günlük yaşamdaki sesleri duymama dışında konuşulanları anlamada da sorunlara yol açmakta ve iletişim problemlerine yol açmaktadır. İşitsel girdi eksikliği zihinsel performansı da etkileyebilmekte ve iletişim problemlerini iyice arttırıp yaşam kalitesini düşürmektedir. Bu derlemede işitme kaybının erken farkına varılması ve genel olarak tedavide yapılabilceklerden bahsedilmiştir.
DOI: 10.62351/gmhs.2025.0017