Güven Tıp ve Sağlık Bilimleri Dergisi

Derlemeler

Metabolik disfonksiyonla ilişkili karaciğer hastalıklarında yeni kavramlar: MAFLD ve MASH

Yazarlar: Seçil Ak Aksoy, Ulviye Bur Şener, Dilsad Oztaban, Deniz Tuğba Yaylalı

Özet

Metabolik disfonksiyonla ilişkili steatohepatit (MASH), önceki adıyla alkolsüz steatohepatit (NASH), NAFLD/MASLD kökeninden gelişen, inflamasyon ve karaciğerde fibrozis ile karakterize olan oldukça önemli ve kronik karaciğer hastalıklarından biridir. MASH; obezite, tip 2 diabetes mellitus, dislipidemi gibi metabolik bozukluklarla güçlü bir şekilde ilişki göstermektedir. Hastalık, karaciğer dokusunda fibrozis ve skarlaşmanın artmasıyla siroza ilerleyebilir; ayrıca hepatoselüler karsinoma (HCC) gibi ciddi karaciğer komplikasyonlarına zemin hazırlayabilir. Bu bağlamda dünya çapında yaklaşık %25’ten fazla insanı etkileyerek küresel ölçekte giderek yaygınlaşan agresif bir karaciğer hastalığıdır. 2023 yılında yayımlanan konsensüs sonucunda değişen terminolojiyle birlikte NAFLD yerine metabolik disfonksiyonla ilişkili steatotik karaciğer hastalığı (MASLD); NASH yerine ise metabolik disfonksiyonla ilişkili steatohepatit (MASH) terimleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu yenilik, hastalığın metabolizma ile olan ilişkisini vurgulayarak “alkol dışı” tanımının sebep olduğu damgalamayı ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Yeni terminolojiyle birlikte tanı kriterlerinde de çeşitli değişiklikler meydana gelmiş ve tanının daha net olması sağlanmıştır. MASH kompleks bir hastalık olduğundan patogenezi oldukça karmaşıktır. Hepatik lipid birikimi sonucu oluşan lipotoksik etkiler, reaktif oksijen türlerinin (ROS) artışıyla gelişen oksidatif stres, kas ve kalp üzerine sistemik etkiler ve bağırsak mikrobiyotası hastalığın patogenezini etkileyen faktörlerden yalnızca birkaçıdır. Günümüzde yapılan araştırmalarda genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) kullanılarak hastalığın prognozunda çeşitli varyantların (SNP’lerin) rol oynadığı belirlenmiştir. PNPLA3, TM6SF2, GCKR, HSD17B13 ve MBOAT7 gibi SNP’lerin hastalık gelişimiyle ilişkili olabileceği ortaya konmuştur. Hastalığın ilerleyişinde yalnızca genetik değil, aynı zamanda epigenetik faktörlerin ve farklı sinyal yolaklarının da etkili olduğu belirlenmiştir. Bu derlemede MASH’ın güncel sınıflandırması, hücresel ve moleküler mekanizmaları ile hastalığın patogenezi literatür verileri doğrultusunda ele alınmıştır.

DOI: 10.62351/gmhs.2026.0010

D-dimer: Klinik Tanıda Doğru Bilinen Yanlışlar ve Gerçekler

Yazarlar: Ali Uğur Ural

Özet

D-dimer, venöz tromboembolizm (VTE) tanısı için tartışmasız yararlı bir araçtır. Bununla birlikte, D-dimer tromboembolik hastalıklar için spesifik değildir; çünkü D-dimer seviyesindeki artış, operasyondan enfeksiyonlara ve malignitelere kadar birçok farklı durumda da gözlenebilir. Başka bir deyişle, artmış D-dimer seviyeleri, tromboembolik bir olayı işaret etmeksizin inflamatuar bir durumun veya kanserin bir parçası olarak da ortaya çıkabilir.

DOI: 10.62351/gmhs.2026.0011

Aşırı Terlemenin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkileri

Yazarlar: Berkant Özpolat

Özet

Aksiller ve palmar hiperhidroz, yalnızca fiziksel aşırı terleme ile sınırlı olmayan; sosyal, duygusal ve psikiyatrik açıdan geniş bir yelpazede olumsuz sonuçlara yol açan kronik bir otonomik disfonksiyondur. Bu derlemede, hiperhidrozun ruh sağlığı üzerindeki etkileri güncel literatür ışığında incelenmiştir. PubMed’de ve diğer kaynaklarda yayımlanan sistematik derlemeler, meta-analizler, kohort çalışmaları ve nitel araştırmalar dahil edilerek analiz yapılmıştır. Anksiyete, depresyon, sosyal kaygı, stigma, yaşam kalitesi ve cerrahi tedavi sonrası psikososyal sonuçlar değerlendirilmiştir. Meta-analizler, hiperhidrozun anksiyete ve depresyon için risk oluşturduğunu göstermektedir. Aksiller hiperhidroz, stigma ve özgüven kaybıyla ilişkilendirilirken, palmar hiperhidroz performans kaygısı ve sosyal fobiyi tetiklemektedir. Oksibutinin, botulinum toksin A, mikrodalga tedavi ve sempatektomi gibi tedavi yöntemleri yalnızca fiziksel terlemeyi azaltmakla kalmayıp, ruhsal iyilik halini de anlamlı şekilde iyileştirmektedir. Hiperhidroz, biyopsikososyal bir hastalık olarak ele alınmalı; semptom kontrolü ile birlikte psikiyatrik değerlendirme ve yaşam kalitesi odaklı yaklaşımlar uygulanmalıdır.

DOI: 10.62351/gmhs.2026.0012

Lipid Yönetiminde Yeni Dönem: apoB Merkezli Yaklaşımlar ve Gelişen Tedaviler

Yazarlar: Muhammed Bora Demirçelik

Özet

Aterosklerotik kardiyovasküler hastalık (ASCVD), temelde apolipoprotein B (apoB) içeren lipoproteinlere yaşam boyu maruziyetin kümülatif bir sonucudur. Genetik epidemiyoloji, Mendel randomizasyon çalışmaları ve geniş ölçekli randomize klinik çalışmalar, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterolü (LDL-K) ve apoB partikül yükünün ateroskleroz için nedensel belirleyiciler olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu doğrultuda güncel lipid tedavisi, klasik statin merkezli ve basamaklı yaklaşımdan uzaklaşarak, daha erken başlanan, daha derin ve bireyselleştirilmiş stratejilere yönelmiştir. Statinler, lipid düşürücü tedavinin temelini oluşturmaya devam etse de, çok yüksek riskli hastalarda hedeflere ulaşmada yetersiz kalabilmeleri ve statin intoleransı, yeni ilaç sınıflarının klinik pratiğe girmesini hızlandırmıştır. Proprotein konvertaz subtilisin/keksin tip 9 (PCSK9) monoklonal antikorları, statin tedavisine eklendiğinde belirgin LDL-K düşüşü ve kardiyovasküler olaylarda anlamlı azalma sağlamaktadır. Küçük girişimci RNA (siRNA) temelli tedaviler, özellikle inclisiran, seyrek dozlama ile kalıcı LDL-K düşüşü sunarak tedavi uyumu sorununa yenilikçi bir çözüm getirmektedir. Bempedoik asit, statin intoleransı olan hastalarda olay azaltıcı etkisi kanıtlanmış bir alternatif olarak öne çıkarken, angiopoietin benzeri protein 3 (ANGPTL3) inhibitörü LDL reseptöründen bağımsız lipid düşüşü sağlayarak ailesel hiperkolesterolemi tedavisinde önemli bir seçenek sunmaktadır. LDL-K’nin ötesinde, lipoprotein(a) [Lp(a)] genetik olarak belirlenen, bağımsız ve nedensel bir kardiyovasküler risk faktörü olarak giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Lp(a)’yı hedefleyen yeni nesil antisent ve siRNA tedaviler, rezidüel kardiyovasküler riskin azaltılmasında gelecek vaat eden bir yaklaşım olarak lipidolojide yeni bir dönemin habercisidir.

DOI: 10.62351/gmhs.2026.0013

Endokrin Bozucu Kimyasallar ve Kanserojen Etkileri

Yazarlar: Müge Keskin, Arzu Or Koca, İlhan Yetkin, Mustafa Cesur

Özet

Endokrin bozucu kimyasalların (EDC) karsinogenezdeki rolü, hormon bağımlı kanserlerde hormon sentezi, salınımı, taşınması, metabolizması ve reseptör aracılı sinyal iletim yollarına müdahale edilmesini kapsamaktadır. Giderek artan sayıda kanıt, EDC maruziyetinin epigenetik mekanizmalar aracılığıyla kanser gelişimini etkileyebileceğini ve bu etkinin uzun dönemli ve potansiyel olarak nesiller arası sonuçlara yol açabileceğini göstermektedir. Mevcut kanıtlar, EDC maruziyeti ile ilişkili kanser riskinin yalnızca maruziyetin varlığına değil, aynı zamanda maruziyetin düzeyine, süresine ve özellikle maruziyetin gerçekleştiği gelişimsel döneme bağlı olarak belirlendiğini ortaya koymaktadır. Endokrin bozucu kimyasallar arasında, Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) tarafından Grup 1 insan kanserojeni olarak sınıflandırılan başlıca bileşikler 2,3,7,8-tetraklorodibenzo-p-doksin (TCDD), poliklorlu bifeniller (PCB’ler) ve dietilstilbestroldür (DES). Gerçek yaşamda EDC maruziyeti genellikle çoklu bileşiklerin eşzamanlı maruziyetini içermekte olup, mekanistik ve epidemiyolojik verileri birleştiren translasyonel çalışmalara duyulan gereksinimi ortaya koymaktadır.

DOI: 10.62351/gmhs.2026.0014

Küresel Sağlıkta Yeni Sınır: Yağlı Karaciğer Hastalığı

Yazarlar: Barış Doğukan Işıkoğlu

Özet

Metabolik bozukluk ilişkili steatotik karaciğer hastalığı (MASLD), obezite, insülin direnci ve tip 2 diyabet prevalansındaki artışa paralel olarak günümüzde en sık görülen kronik karaciğer hastalıklarından biri haline gelmiştir. MASLD, basit hepatik steatozdan metabolik bozukluk ilişkili steatohepatit (MASH), ileri fibroz, siroz ve hepatoselüler karsinoma kadar uzanan geniş bir klinik spektrumu kapsamaktadır. Hastalığın genellikle asemptomatik seyretmesi, tanısal farkındalığın düşük olması ve özgül tedavi seçeneklerinin sınırlı olması, erken tanı ve etkin yönetimi zorlaştırmaktadır. Bu derlemede MASLD ve MASH’ın güncel nomenklatürü, epidemiyolojisi ve patofizyolojik mekanizmaları ele alınmış; invaziv ve non-invaziv tanı yöntemleri, serum bazlı skorlama sistemleri ve görüntüleme yaklaşımları güncel kılavuzlar ışığında özetlenmiştir. Ayrıca yaşam tarzı değişiklikleri, bariatrik cerrahi ve yeni geliştirilen farmakolojik tedaviler başta olmak üzere mevcut ve gelecek tedavi stratejileri tartışılmıştır. MASLD’nin artan kardiyometabolik ve hepatik komplikasyon yükü göz önüne alındığında, risk gruplarının erken dönemde tanımlanması ve bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının benimsenmesi, hastalık progresyonunun ve ilişkili mortalitenin azaltılmasında kritik öneme sahiptir.

DOI: 10.62351/gmhs.2026.0015